Kalemkârî

Aşk-ı Bekâ ll

   Güneş’in kutsal görevini Ay’a bıraktığı gibi onlarda kutsal görevlerini meslektaşlarına bırakmış, sevgi gününde, sevdikleriyle beraber olacakları anların mutluluğunu giyinmişlerdi üzerlerine.

   Güneş’in cömert davrandığı, Ay’ın ise pintilik yaptığı dağlardan, sokak lambalarının ve dükkan levhalarının gelin arabası gibi süslediği şehre indiklerinde, gözlerinin içi parlıyor ama  ikinci dakikalarında kendilerinin yabani oldukları hissine kapılıyorlardı.

   Dağda ölmedim ama şehirde heyecandan öleceğim.

   Geceleri hayaliyle uyuduğu, saçlarının yerine sarı otları okşadığı, incecik belinin yerine buz gibi silahına sarıldığı, başını omzunun yerine taşa koyduğu günlerin ardından, yanında yatacağı, ipek saçlarını okşayacağı, incecik beline sarılacağı, başını omzuna koyacağı günlere kavuşmuş, bu yüzden heyecandan kalbi elinde atıyordu.

   Nasıl söyleyeceğim?

   Kaç zamandır söylemeye çalıştığı fakat, bir türlü dillendiremediğini bu defa söyleyecekti. Benimle evlenir misin? Kaç kere dilinin ucundan geri çevirmişti bu sözü. Kaç kere…yutmuştu, istemeyerek. Cennetten kaçmış, dünyayı güzelliğiyle bezemiş güzelliğin karşısında eli ayağına dolanmayıp, dili kör düğüm olmasa…

   Parmakları arasındaki kalbinin, ustaca kullandığı silahından daha hızlı hareket etmeye başladığını hissetmişti.  Yok, en iyisi mesaj çekmek. Böylelikle rahatlıkla karşısına çıkabilirim, diye düşünmüştü. Eline aldığı telefonu dahi yerinde durduramıyor, bunu gören arkadaşları da sakin olması, heyecan yapmaması gerektiğini söylüyorlardı.

   Silah sesleri..!

   Farlara isabet eden mermiler neticesinde oluşan karanlığı, aracın üstüne yağan mermilerin meydana getirdiği kıvılcımlar aydınlatmaya başlamıştı. Gelen mermilerin haddi hesabı olmadığı gibi nerden geldiği de belli değildi.

   Üzerlerine yağmur misali kurşun yağıyordu. Şoförün ve yanındakinin isabet aldığını fark etmişti. Yanındaki arkadaşına aşağıya ineceğini, bagaja ulaşması gerektiğini, otomatik silahların orda olduğunu, bu sırada da kendisini korumasını söylemişti.

   Beylik silahlarının ağızlarına mermileri vermiş, kafalarını kaldırmadan sıkmaya başlamışlardı. Bu sırada kapıyı yavaşça açmaya çalışıyordu. Kafasını bir kaldıra bilse…ama imkanı yoktu. Aracın içinde yere gömülmüşlerdi. Çoktan şehitlik mertebesine ulaşmış arkadaşlarının cansız bedenlerine hala mermilerin isabet ettiğini, yüzlerine sıçrayan kanlardan biliyorlardı.  

   Daha fazla dayanamayız.

   Bir şeyler yapmazlarsa onlarda öleceklerdi. Emindiler. Çünkü saldırganlar az sonra burunlarına kadar girip, aracın içini tarayacaklardı.

   Kapıyı açmış, kendini yere atmıştı. Parmağı bir an olsun tetikten ayrılmıyor, mümkün oldukça hızlı davranıyordu. Aman Allah’ım.  Etraflarının onlarca kişi tarafından çevrili olduğunu gördüğünde her şeyin bittiğini anlamıştı. Hepsinin elinde otomatik silah, durmaksızın mermileri gönderiyorlardı.

   Ah..! Bagaja doğru sürünürken mermilerin bacaklarından sırtına doğru girmeye başladığını hissetmişti. Onlarca mermi…vücudunu yakmaya başlamıştı. Aracın arkasına –bagaja- ulaşmış fakat ayakları tutmuyor, kolları kalkmıyordu.

   Saldırganlar sonunda parmaklarını tetikten çekmişlerdi. Meydana gelen sessizlikte kulağının çınlamasına, ayak sesleri karışıyordu. Yaklaşıyorlardı. Buraya kadarmış. O an hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçmiyordu. Gözünün önünde olan tek şey, ipek saçlı ve melek yüzlünün gitme diye haykırışıydı. Canından çok sevdiği, bir türlü evlenme teklif edemediği melek yüzlü...

   Başı dönüyor, enerjisi bitiyordu. Ölüyorum. Suratı toprağı öpmüş, yüz üstü yere çakılmıştı. Artan ayak seslerinin hemen sonrasında, devresinin hakkını helal et kardeşim, sözü ve tekrar silah sesleri.

   Senden ayrılıyorum, seni yalnız bırakıyorum aşkım. Eşhedü… ve boynundan giren mermi ve açık gözleri.

 

   Mahşeri bir kalabalık… Her yerinden mermi girmiş, kanlar içinde yatan vücudunu ve başında ağlayan arkadaşlarını gördü. Eliyle kendini yokladı.  O yerde yatan ben miyim? Hemen yanında dizleri üstüne çökmüş ağlayan tertiplerine seslendi. Duymuyorlar. Haykırmaya başladı ama yine kimse duymadı ve görmedi.

   Kalabalığı yararak geçen sedyenin üstünde yatanı gördüğünde koşmaya başlamıştı. Aşkım! Sedyeyle beraber ilerliyor, ıslak yüzünü siliyor, alnından öpüyor, saçını okşuyordu. Aşkım, bak ben buradayım. Yanındayım.  

   Sedyeyi ambulansa koymak için kaldırmışlar, ambulansın içine doğru kaydırıyorlardı. Durun! Etrafındakilere bağırıyor, onların yakasına yapışıyor ama… Neyi var? Nereye götürüyorsunuz onu? Beni duymuyor musunuz?   

   Yanına binmek için yeltenmişti ki ambulansın kapısı yüzüne kapandı. Durun..! Ambulansın arkasından koşmaya başlamış ama yetişememişti. Ambulans gözden kaybolmuştu, acı bir feryat misali siren eşliğinde.

   Arkasını dönmüş, mahşeri kalabalığa bakıyordu. Koşar adımlarla yerde yatan kendisine bakmaya gitti. Evet, hala yatıyordu ve hiç kalkmaya niyeti yoktu.  Ben öldüm! Kahretsin, ben öldüm…  Etrafındaki gözlere baktı, hepsi yaşlıydı. Lanet olsun teröre, diyordu hepsi bir ağızdan.

   Bunlar da kim? İnsanlara hiç benzemeyen ama orada hazırda bekleyen şeylerin ne olduğunu anlayamamıştı. Bembeyaz kıyafetli, insana benzemeyen… Melek bunlar, diye düşündü. Asaletinden hiçbir şey kaybetmediği, ölümü çiğnercesine meleklerin üstüne yürüyüşünden belliydi.

   “Neden beni sevdiğimden ayırdınız?” diye haykırmaya başlamıştı. Başı eğik olan meleğin yüzünden,  bembeyaz ve gözleri kamaştıran, doluyu andıran şeylerin yere düştüğünü gördü. Ağlıyor. Meleğin ağladığını görünce, onun da gözleri doldu. “Bak ne hale geldi. Ama o şimdi bensiz ne yapar?”

  Arkasından başka bir meleğin kendisine doğru yaklaştığını gördü. Tam karşısında ay gibi asılı duyuyordu şimdi. İki elini ona doğru uzattı. Avucunun birini açtı ve etrafa saçılan nurdan gözleri kamaştı. Dikkatle baktığında, çelengi andıran bir şeyin ortasında şehit, yazdığını gördü. Melek bu defa diğer avucunu açtı. Bu avucunda da eşsiz bir manzaranın ortasında cennet, yazılıydı.

   Bir süre karşısındaki meleğe baktı, yaşlı gözleriyle. İçinden haykırmak geliyordu. Hayır… Her şeyin bittiği, şehit olduğu ve cennet ile şereflendirileceği haberini almıştı. Vücudunun kendisine ağır geldiğini hissetmeye başlamış, dizleri üstüne yıkılmıştı. Allah’ım ben onsuz cenneti neyleyim..!

   Bütün meleklerin sustuğunu fark etti. Ve arkasından yerin sallandığını. Sanki deprem oluyordu. Sallantı iyice artmaya başlamıştı, biraz daha devam ederse taş üstünde taş kalmayabilirdi.  Olduğu yerde güçlükle doğrulmuş,  meleklere bakıyordu. Hepsi saf haline geçmiş, elleri önünde bekliyordu. Fısıltılar arasında Azrail Aleyhisselam geliyor, sözünü işitti. O an çaresizce imkansızı düşünmeye başladı. Azrail gelecek, canını tekrar ona verecekti ve o sevdiğine kavuşacaktı. Aklına başka bir şey gelmiyor, bunun haricinde de hiçbir şey istemiyordu.  

   Bir elin omzuna yavaşça dokunduğunu hissetmiş, yavaşça başını döndürmüş ve omzunun üstünden bakmıştı. Ak saçı ve sakalıyla masallardaki pamuk dedeyi andıran, babacan bir yüz ifadesine sahip, heybetli biri. Öyle ki babacan yüz ifadesi heybetinin ürkütücü havasını saklamaya yetmiyordu. Ani bir refleksle Sen kimsin? diye sordu. Azrail cevabını aldığında hiç şaşırmamıştı.

   “Senin canını aldım ve şehit oldun. Sana cennet mekanı müjdelendi ama sen ‘onsuz cenneti neyleyim’ diye yürekleri yaktın.” Babacan simadan, yeri ve göğü titreten bir sesin çıkacağını hiç tahmin etmemişti. Karanlıkta tek başına kalan çocuk gibi hissetmeye başladı kendini. Gözleri annesini arar olmuştu bir anda.  Tekrar konuşacak olsa bir defa daha ölebilirdi. 

   Belli belirsiz tebessümle karşılaşınca biraz da olsa rahatlamıştı. Ve tekrar o yeri ve göğü titreten ses işitildi. “Sen şehitsin. En büyük hediye, sana onu getirmek olacak.” Ve o heybetiyle birlikte, ambulansın arkasından  gitmiş, saniyeler içerisinde gözden kaybolmuştu.     

 

                                                                                                                          mustafa çemek         

                                                                                                                         27 Mayıs 2007  

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı